
Söyle Bana, Yüksekliğin Kime Yaradı?
Bir ibret olsun bu anlatacaklarım size, kardeşlerim. Kulak verin bana!
Bu akşam, yıllardır tanıdığım bir insan başka türlü göründü gözüme: çok yükselmişti; fakat başarılı olmak yeter miydi yalnız? Ah, yükseldiği yerde yalnız kendisi için mi duracaktı insan?
Son kapı kapandı, ayak sesleri çekildi, çevresindeki bütün uğultu sustu. Bir süre uzaktan baktım ona: yükseldiği yere, gururuna ve kendinden hoşnutluğuna. Fakat başka bir şey daha gördüm bütün bunların ardında: ödenmemiş bir hesap!
Derken usulca yaklaştım ve kulağına eğilip fısıldadım: “Borçlusun, değil mi?”
Bu soruyla irkildi; yıllardır taşıdığı gurur yüzüne vurdu: fakat dilini kıpırdatamadı.
Bunun üzerine gülümseyip yeniden seslendim: “Hesabını biliyorsun! Bunca yıl aldın hayattan – bilgi, kudret, söz ve makam. Söyle bana, bütün bunlar yalnız senin olsun diye mi verildi sana? Söyle bana, yüksekliğin kime yaradı?”
Ve sonunda gururunu önüne siper edip karşılık verdi: “Yalnız kendime mi sakladım sanıyorsun? Yıllarımı verdim bu işe; nice insana yol açtım, nice yükü başkalarının omzundan aldım. Fakat ömrümden bir pay daha vermek istemiyorum!”
Bunun üzerine yine acı bir diken gibi bıraktım içine sözlerimi: “Vermek istemiyor musun? Ha! Bunca verdiğini saydın da elinde kalanı artık yalnız kendinin mi sandın? Hesabını kapattın da bundan böyle kendinden başka kimseye borcun kalmadı mı?”
Bunun üzerine yüzü gerildi ve dedi ki: “Daha ne kadar vereyim kendimden? Az mı verdim? Yıllarımı bırakmadım mı ardımda? Bağışla beni! Omuzlarım daha fazlasını istemiyor.”
Bunun üzerine yeniden seslendim ona: “Omuzlarından mı söz ediyorsun bana? Sana sonsuza dek yük taşı diyen kim! Fakat ellerine bak: hâlâ dolular. Çekilmek istiyorsan çekil; ama topladığını da kendinle mi götüreceksin?”
Ve o şu karşılığı verdi: “Öyleyse benden sonrakiler taşısın! Benim payım bitmedi mi hâlâ? Daha genç olanlar gelsin; onların da omuzları sınansın artık.”
Bunun üzerine yeniden konuştum: “Ha! Yükü onlara bırakmak istiyorsun da yükü taşıyacak kudreti kim bırakacak onlara? Sıranın bitmesini iyi biliyorsun; fakat sende birikenin nereye gideceğini sormuyorsun!”
O da şu karşılığı verdi: “Ben bugüne dek neyimi esirgedim ki? Yıllarımı verdim, uykumu verdim, nice isteğimi geride bıraktım. Ne kadar kudret kaldı içimde, bilmiyorum; ama benden nelerin gittiğini çok iyi biliyorum!”
Bunun üzerine yeniden eğildim ona: “Ey kendinden gidenleri sayan! Yük taşımış olmanla kapanmaz hesabın. Ardında yükü taşıyabilecek omuzlar kalmadıysa, neyi bırakmış olursun gerçekten?”
O da öfkeyle şöyle yanıtladı: “Yetiştirmeye çalıştım da ne değişti? İnsanların arasında durdum, bildiğimi söyledim, yol göstermeye çalıştım; ama bir tek yüreğin bile kendinden büyük olana yöneldiğini göremedim.”
Bunun üzerine yeniden çözdüm dilimi: “Sen ne bilirsin bundan! Tohum karanlıkta usulca yarılır; tarla uzun süre hiçbir şey söylemez.”
Ve o şu karşılığı verdi: “Belki! Fakat ben o sessiz tohumu beklerken güldüler bana. Kendinden büyük bir amaç uğruna yaşamaktan söz ettiğimde benim bile adımlarım titriyordu. Ve dediler ki: Başkalarını büyüteceğim derken kendini unuttun; sonunda kendini de yitireceksin!”
Bunun üzerine yeniden yükseldi sesim: “Ne önemi var onların gülmesinin! Önden giden, ardındakilerin alkışını mı bekler? Sen yalnız kendi yolunu yürüyüp geçeceklerden değilsin artık: senden sonra gelenlere de yol bırakmalısın!
Bilmiyor musun, insanların en çok kime ihtiyaç duyduğunu? Yolu gösterene değil yalnız – yürüdüğü yol ile çağırana.
Evet! Büyük işi başarmak zordur: fakat senden sonra o işe uzanacak eller, o yükün altına girecek omuzlar bırakmak daha zordur.
Ah, sevgili dostum! İşte kaçtığın yer burasıdır: kendin yürüdün; fakat senden sonra yürüyecek ayaklar bırakmanın zahmetinden kaçıyorsun.”
O da şu karşılığı verdi: “İnsanları ayağa kaldıracak ateş yok artık bende.”
Bunun üzerine güneş gözlerle haykırdım: “Ateşin mi söndü gerçekten? Ha! Yoksa artık yanmak mı istemiyorsun? Kül diye gösterme bana rahatını! Hâlâ tutuşturabileceğin varken, sönmüşlerden sayma kendini.”
O da dedi ki: “Söylediklerinden utanmalısın! Yıllarını vermiş bir insana, biraz da kendisi için yaşamak istedi diye tembel muamelesi mi yapıyorsun?”
Bunun üzerine yeniden seslendim: “Tembel mi dedim sana? Ha! Demedim henüz! Fakat neden bu kadar çabuk tanıdın kendini o sözde?
Hayır! Ben yok olup tükenmeni istemiyorum senden; elinde kalanı yalnız kendinin saymamanı istiyorum.
Ah! Yükselmek değerlerden azat mı etti seni? Kendinden büyük bir davaya nefer olamayan, insanların önünde yürümeye de layık değildir.”
Uzun süre düşündü ve ürperdi. Ama sonunda eski hükmüne sığındı yine: “İstemiyorum.”
Bunun üzerine bir kahkaha döküldü içimden. Ah, nasıl da yarıp geçti içini bu kahkaham! Çünkü artık ardına saklanacağı hiçbir mazeret kalmamıştı: yapamayacağını değil, istemediğini söylemişti sonunda.
Uzun süre başını kaldırmadı. Az önce tek tek saydığı yılları, gururu ve başarıları susmuştu artık; karşısında yalnız vicdanında kalanlar duruyordu. Sonra yüzünü ellerine gömdü ve acı acı ağladı; hiçbir söz söylemedim ona.
Akşam ilerledi. Onu hesabıyla baş başa bıraktım ve uzaklaştım.
İşte duydunuz her şeyi, ey kardeşlerim. Hiçbir şeyi saklamadım sizden.
Evet! Şunu görmüştüm onda: bunca yıl kendinden vermiş, fakat şimdi kendisinde kalanı kendisine saklamak isteyen birini!
Ah, verecek daha neleri vardı onun! Neden tutuyordu hâlâ kendinde?
Yoksa cimri ve bencil miydi o?
03 Eylül 2026
Selçuk, İzmir




Yorumlar