
Değer Üretmeyen Hiçbir İddia, Gerçek Bir Liderlik Değildir!
- Ergün Gültekin

- 4 gün önce
- 3 dakikada okunur
Çalışanlar dediler ki: “Biz azimli ve yetenekli bir topluluk olduğumuz halde, üstelik bizler tembel de değilken, içimizdeki potansiyel neden hâlâ gözükmüyor? Doğrusu bulunduğumuz bu düzen açık bir adaletsizlik içindedir.”
Evet! Biz kendimizi güzelce anlattık; emeğimizi de sabrın yanına bıraktık; ama anlaşılamadık. Sonra ansızın umutsuzluk gelip gönlümüzdeki her ışığı yok etti.
Her ne kadar doğru söylesek de artık bize kimse inanmaz. Evet, güveni, ucuz sözler ve sayılı çıkarlar karşılığında elden çıkardılar; zaten ona yeterince değer vermiyorlardı.
Bu sözler kalabalığın içinden yükselince, ortamın derdi açığa çıkmış oldu: potansiyel vardı, fakat güven yoktu; imkân vardı, fakat yön yoktu; kalabalık vardı, fakat ortak bir amaç yoktu.
...
İçlerinden ileri gelenlerden biri dedi ki: “Gayreti durdurun veya sorumluluğu bir yana atın ki bütün dikkat kayıp ve israf olana yönelsin; ondan sonra da sizin öneminizi anlarlar da değerli bir topluluk sayarlar.
Ona seslendim: Sizi örnek, asil ve soylu olmaktan alıkoyan da ne? Hadi, söyleyin bakalım!
Bu soru kusurlu olduğunda bile ondan gerekçe istediğimi anlaması ve onu veremediği durumda, ideale ihanet edenlerin başarıya ulaşamayacağını öğrenmesi içindi.
Dedi ki: ‘Doğrusu biz onun aleyhine sağlam bir kusur bilmiyoruz. Biz sadece zalimlerin kazancını dar bir yere hapsetmek istiyoruz"
Başımı sallayarak ısrar ettim: “Ben bulunduğum bu ortamda, güçlü görünen nice değeri, aslında haksızlığa uğrayanların tükettiğini; eksik duran nice yanlışı da kurumuş alışkanlıkların sardığını görüyorum. Evet, değerlerin değerini tam olarak kavrayamamışsınız siz!
Ey ileri gelenler! Eğer maksadımı okuyabiliyorsanız, bana bu hatalı sözün yorumunu apaçık bildirin.”
Fakat onun derdi anlatmak değildi; düzenin çürümesini görse de, kırgın duyguları onu iyileştirmek istemiyordu. Değerlerin eksikliğini kınar gibi konuşuyor, ama çürümenin ilacını yine intikam dolu kısasta arıyordu.
Parmağıyla beni göstererek dedi ki: “Ey E2! Bunlar haksız değerlendirmelerdir; biz böyle suçlamaları sana yakıştıramıyoruz.
İşte böyle konuştu öfkeli kişi: bozuk düzenin suçunu kendi yanlışının içine gizlemek isteyerek.
Ona dedim ki: "Ey sevilen, başkalarının hatası sizi yanlışa sürüklemesin. Hayır! Gereğini yapmaktan vazgeçmeyin; kutsal ter ile sulanan emeğinizi fırsatın, talihin ve umudun derinliğine bırakın ki onu açığa çıkaracak olanlar, bir zaman sonra hakkı teslim etsin. Eğer bir şey yapacaksanız, böyle yapın.”
...
Bir başkası dedi ki: “Bu insana iyi kulak verin; umulur ki bize yararı dokunur yahut onu kurucu bir yol arkadaşı ediniriz.”
Bunun üzerine gülümseyerek seslendim: “Ey kardeşlerim! Doğruluk hususunda kendinizi neden başkalarına benzetiyorsunuz? Adalet gelinceye kadar yahut bahtınız bir fırsatla sizi çağırana kadar güzelce çalışın. Evet! Ben en ideal davranışı size yakıştıranlardanım.”
Ey kardeşlerim! Doğrusu, içinizdeki hakikatin boşa gitmesi beni üzer. Duygularınız köpürür de siz kendi değerlerinizden gaflet edersiniz diye de korkarım. Hayır! Bir kötülüğe kötülükle karşılık vermek de kötülüktür.
...
Ey kardeşlerim! Fayda üretin, değer yaratın! Şüphesiz ben, bu yürüyüşte iyiliğinizi isteyenlerdenim.
Evet, kalabalığın yarasını doğru yerden tutmuştum: sorun haksızlığa uğramak değildi; sorun, üstün davranışın irade ile buluşmamasıydı. Sorun, insanların kınanan yanlışı kendisinin yapmasıydı.
...
Çalışanlar dediler ki:“Andolsun, biz çalışkan ve kabiliyet sahibi bir topluluk iken, yüreğimizdeki ilke ve değerler heba olup giderse, biz o vakit gerçekten kaybedenlerden oluruz.”
Bu itiraf önemliydi; çünkü ilk kez kalabalık, suçu yalnız dışarıda aramayı bırakmış ve kendi kaybını da görmeye başlamıştı.
Onlara dedim ki: “Hayır! Sadece duygularınız size kötü bir şeyi güzel göstermiş. Ama artık size düşen, iyiyi büyüten bir örneklik göstermektir. Evet! Size dayatılan haksızlıklara karşı yapılacak olan da ancak idealdir”
...
Onlara dedim ki: “Bulunduğunuz ortamın çürümüşlüğü belli ki sizi kolay olana çağırmış ve bütün kapıları olumsuz duygulara açarak, ‘Haydi, bırakın kendinizi!’ demiş.
Andolsun, haksızlığa uğramak onlara kısası güzel göstermişti, ihtiraslar ise kötülükle kendine çekmek istemişti. Eğer taşıdığı mananın kötülük delilini görmemiş olsaydım, ben de elbette ona meyledecektim.
Hayır, hayır! Ben hangi adalete terazi kuracağımı değil, hangi insan olacağımı bilmek isterim. Şüphesiz amaçsızlık, insanı kurtuluşa erdirmez.
...
Bunları duyan zalim yönetici dedi ki: “Burada değişim istemenin cezası ya etkisiz bırakılmak yahut ağır bir küçülüştür.”
Bu söz, istemeden de olsa hakikati ele veriyordu; çünkü onun düzeninde çalışan ya boyun eğecek ya dışlanacaktı.
Ayağa kalkarak haykırdım: “Şüphesiz bu, kara kalbin hilesindendir. Ve şüphesiz onun hilesi büyüktür.”
Ey patlamış kötülük! İlkesiz başarıdan uzak durmak bana, çağırdığın boş yükselişten daha sevimlidir"
...
Ey kardeşlerim! Birisinin çıkarı mı daha üstündür, yoksa birlikte üretilmiş bir anlam mı?
Şunu bilin ki: insanı araç görenler, sonunda kendileri karanlığın aracı hâline gelir. Ve insanı ayağa kaldıranlar ise zamanla yürüyüşün yönünü belirleyenler olur.
Evet! Değer üretmeyen hiçbir iddia, gerçek bir liderlik değildir.
O halde, ey kardeşlerim, hiç kimsenin aklına gelmeyeni düşünün, hiç kimsenin üstlenmediğini üstlenin, ve bulunduğunuz yeri yaşanır kılanlar olun. Evet! İyiyi büyütenlerden olun!
13 Nisan 2026
Çukurambar, Ankara



Yorumlar