top of page

Ah! Diken Değince Dönüyorsan, Yolu Değil — Çiçeği Sevmişsin Sen!

Güncelleme tarihi: 2 gün önce

I.


Ey canını yaşama sımsıkı bağlayan güzel! Hayır! Manayı sormak değildir ilk işi insanın — yaşamak ister ilkin!


Muhtaç gelir dünyaya; daha kendi adını bilmezken — dünya çoktan karşısına dikilmiştir! Yer ister kendine, hayatın bağrında. Sonra bir sınır çizer çevresine: “Ben!”


Ha! İşte orada yükselir, ilk küçük kalesi insanın.



Ayrılırsın seni taşıyan ellerden — kendi yükünü omuzlarsın artık. Kendi ateşine bekçi, kendi lokmana emekçi olursun.


Derken bir başka soluk karışır soluğuna. Ve ah! Nasıl da dar gelir sana yalnız kendine yeten o küçük hayat!



Ha! Kopmakta pek yiğittin; bağlanmakta buldun kendini yine!


Bir başkasına yer açtın o tahtta — sonra yarında da yer istedin kendine! İşte uzandı elin kendi günlerinin ötesine: bir ad belki, bir iyilik, bir evlat...



Ey mezarını uzaktan görüp ocağını yine de harlayan güzel! Bir yarına muradını asarsın, ötekine adını; en uzağına da senden kalacak olanı.


Ha! İşte ölümlünün, ölüme karşı eski pazarlığı: Toprak seni alsın — ama bütününü almasın!



II.


Ha! Sana hizmet edeni kendinden mi saydın şimdi?


Seni taşısın diye edindiğin şey ne vakit sırtına bindi? Dün elindeydi — bak, bugün sen onun elindesin!



Bak ötekinin bağına! Nasıl da solar kendi bağın, komşununki yeşerince! Onun sürüsü çoğaldı mı, sen kendi süründen eksilmiş sayarsın. Onun adı yükseldi mi kalabalıkta, seninkine bir gölge düşer hemen.


Ey kendi ağırlığını başkasının terazisinde tartan güzel! Doyar karın; diner susuzluk; susar nice istek. Ama kıyas! Ah, o dipsiz ağız! Ver ona bir bağ — ötekini ister.


Ha! Kıyasın ağzına hangi dünya yeter?



Gayen mi? Adını unutmamışsın bak onun adını — ama buyruğunu unutmuş ayakların! Çağırırsın onu hâlâ; ama çağrısına yürümezsin!


Akıbeti bilirsin — ama bilgin kanına inmez artık. Evet! Başın bilir; ömrün bilmez!


Ha! Nasıl da uyanıktır aklın seni uyutan şeylere!



III.


Hayır! Henüz kuyunun dibini görmedin! Gaye tahtından indi mi — boş kalmaz o taht! Arzular oturur önce; sonra erdemlerini dizerler basamaklarına!


Kötülük mü? Dişini gösterir o — tanırsın! Ama iyilik? Ya yüzü güzel kalır da yönü karanlığa dönerse?


Ha! En sinsi gece, ışığın yüzünü çalan değil midir?



Üretmek ha? Ey başağını sayarken kendi kıymetini de tartan güzel!


Bir vakit ekmek içindi orağın. Derken komşunun ambarı girdi ekininle arana. Başak aynı başaktı — ama başka açlığı biçmeye başladı orağın!



Bir topluluğa verdin yüreğini. Ah! Nasıl da çit oldu sevgin! Sarılmak için uzanan kolun duvar oldu dışarıdakine. Sevgin içeride büyüdükçe gölgesi dışarı düştü.



Adın yükseldi belki — sen hangi yüksekliğe vardın? Önünde başlar eğildi — sen mi büyüdün, gölgen mi?


Ha! Ne çok gölgeyi kendi bedenin sanırsın sen!


Şimdi getir terazini — ama kendini tartacaksan! Malını koydun kefeye: sen değilsin. Adını koydun: sen değilsin. Sana eğilen başları koydun: yine sen değilsin!


...


Ha! Kefe doldu — sen hâlâ yoktun içinde! İşte bundan ürkersin: Ömrünü tartmaktan değil — çıplak ağırlığını görmekten!


Evet, taşları değiştirirdin; kefeyi kendine uydururdun. Ve hükmünü verdin: “İyi yaşadım.”



IV.


Ha! Şimdi mi yükseldi içinden o geç kalmış soru: “Ne uğruna?”


Ömrün mü? Günlerini topladın önüne — “ömrüm” dedin. Ha! Toplanan gün müdür ömür; yoksa uğruna eksildiğin şey mi?


Hangi yıldız çağırdı seni kendi sonundan öteye? Hangi uğurda azaldıkça ağırlaştın?



Hakikat mi dedin? Ah, o büyük söz!


Ey yıldızı göğüne asıp ayağını eski izinden ayırmayan güzel! “Buldum!” mu diyorsun? Öyleyse söyleme bana onu — göster yıkıntısını!


Hangi put düştü içinde? Hangi korkunun boynu büküldü? Hangi eski efendi tahtından indi?


...


Hiçbiri mi? Ha! Öyleyse hakikat gelmemiş sana; yalnız adı uğramış diline!


Diline varmış yalnız o — sana varmamış! Ah! Kana iner hakikat; buyruk olur ele; eski izini inkâr eder ayak!



İyilik ha? Ey kandilini yakıp ışığını kendi duvarlarına hapseden güzel! Kendi geceni biraz yardın diye sabahın sahibi mi oldun?


Ha! Ne yoksul bir ışıktır yalnız sahibini aydınlatan!



Bedel mi dedin? Ey yolunu ayağının altındaki çiçeklerden soran! Dün güller serdiler — doğruydu yol. Bugün taş attılar — eğrildi mi birden?


Alkış sustu — yıldız mı söndü? Ah! Diken değince dönüyorsan, yolu değil — çiçeği sevmişsin sen!



Ve ölüm?


Ey mezarının yerini bilip yayını yine de uzağa geren güzel! Bir gün dünya eteklerini toplayacak senden. Ve mezar — işte o dar ağız! “Buraya kadar!” diyecek sana.


Ha! Buraya kadar mı gerçekten? Okunu yalnız dünyanın bağına attıysan — evet! Dünyaya uzanan el, dünyayla kapanır.


Ama sen — ey yayını mezarın ötesine geren güzel! Okun daha uzağa uçtuysa; muradın ölümün menzilinden geçtiyse; uğruna yaşadığın o dar ağza sığmıyorsa — ölüm neyi bitirdi senin?


Unutma! Dar gelir mezar, mezardan büyük bir gayeye!




16 Ağustos 2026

Gölbaşı, Ankara


Yorumlar


bottom of page