
Ben Yüce Bir Amacın Mirasçısıyım!
- Ergün Gültekin

- 4 gün önce
- 6 dakikada okunur
Ve gizlenmek zorunda değil miyim ben, yurtsuz bir yolcu gibi – içimde yürüyen ateşin soluğunu okumaya kalkmasınlar diye? Sessizce yürümek zorunda değil miyim, beni arayışa iten göğün nefesini fark etmesinler diye – tüm bu etrafımdaki sıradanlığa tutkun ruhlar!
Ah! Bu arzularına düşkün bedenler – nasıl dayanabilirdi ki kalabalıkların içinde aradığımın ateş akrabalarım, aykırılar olduğuna!
Bu yüzden onlara sadece dökülen taşlarımı gösteriyorum – ve göstermiyorum yürüdüğüm dağın hâlâ uyanmış ruhlarla ışıldadığını! Sadece gecenin içinde bıraktığım izleri duyuyorlar: ve duymuyorlar içimde ateş gibi dolaşan o kutsal nefesi, karanlığı yaran bir kıvılcım gibi.
Görüyorlar yürüyüşümün kararlığını: – oysa şudur benim onlara sözüm: “Dinlesin beni isterlerse; ruhun sınavı bana yaklaşanda değil, beni anlayabilendedir!”
Ah! Nasıl dayanabilirlerdi benim söylemlerime, eğer sermeseydim üzerine biraz gizem, biraz da zirvelerin mistik ürpertisini! Acımasaydım onların vahşi heveslerine: bu kalabalığın almak için birbiriyle yarıştığı! Susmasaydım onların önünde biraz olsun ve izin vermeseydim kendi gölgeleriyle beni avutmalarına sabırla!
Evet! İlk okuyuşta fark edilemeyecek derin manaları, sanatlı bir anlatım ve estetik bir üslup içine ustalıkla gizleyip düşüncelerimin yakalanmasını zorlaştırmak istedim.
Çünkü benim söylemlerim ateşin yolculuğudur, anlam arayışının derin yüküdür; taşıyamaz bunu herkesin nefesi de. Kiminin cehaleti yüksektir; kiminin kalbi karanlıktır.
...
Ve öğretimin özünü saklamak zorunda değil miyim ben, vermek istemeyen gibi – yazdıklarımı kendi seçtiğim yüksekliğin ince havası sanmasınlar diye? Ben benzememeyi göze almak zorunda değil miyim, keşfetmeden almasınlar diye – tüm bu etrafımdaki aykırı isteklisi ruhlara!
Bu kıskanç ruhlar – nasıl dayanabilirdi ki hakikatin geç de olsa gayretle bulunan olmasına!
Bu yüzden onlara sadece sözlerimin yüksekliğini gösteriyorum – ve göstermiyorum ateşimin hâlâ gök sesini duyan uyanışlarla ışıldadığını! Sadece yazılarımı yüzünden okuyorlar: ve duymuyorlar aynama yaklaşanın yüzünde önce kendi karanlığının belirdiğini, gölge gibi.
Görüyorlar anlayanların titrek bakışlarını: – oysa şudur benim sözüm: “Kendini başka ruhlarla kıyaslayan, kendi kendini yere düşürendir!”
Ah! Nasıl dayanabilirlerdi benim öğretimin çıplaklığına, eğer sermeseydim üzerine biraz kargaşa, biraz da yüksekliklerin sert havasını! Acımasaydım içlerine çöken o karanlığa: bu yorgun merhametin titrek soluklarına! Ve konuşmasaydım yine de gerçeğin sert yüzünü ve izin vermeseydim bilgelik çıplaklıkla soluk alsınlar diye!
İnsanoğlu! Kiminin uyanışı erkendir; kiminin gölgesi kırılgandır.
…
Ve nasıl saklayabilirdim o sürünen kıskanç gölgeyi – parlayan her ruhun ardında doğan o karanlık kıvrımı? Görmezden gelmek zorunda değil miyim onu – tüm bu etrafımdaki ışıkla beslenen aç ruhlar yüzünden!
Bu fısıltıcı, bölücü, çürütücü nefesler – nasıl dayanabilirdi ki ateşe doğmuş bir ruhun yürüyüşüne! Bu yüzden onlara yalnızca soğumuş kabuğumu gösteriyorum – ve göstermiyorum içimde hâlâ yanan o derin kıvılcımı, benliklerimi!
Sadece çınlayan seslerini duyuyorlar: ve duymuyorlar her birinin ateşe ördüğü zırhı, güneyden esen bir sıcaklık gibi. Kıskançlıklarını görüyorum: – oysa şudur benim sözüm: “Ruhu ne kadar kıskanıyorlarsa, o kadar derinden yanıyordur insanın içi.”
…
Ve saklamalı değil miyim içimdeki gücü – onu bilmeyenlerin korkuya dönüştürmemesi için? Durmalı değil miyim bazen, kendini taşıyamayan ruhların arasında – tüm bu etrafımdaki gölgelenmiş bedenler yüzünden!
Bu çürük tevazular, bu eğik omurgalar – nasıl dayanabilirdi ki dik durmanın ateşine! Bu yüzden onlara yalnızca bir aynamı gösteriyorum – ve göstermiyorum içimde hâlâ dimdik duran o sıcak hakikatleri!
Sadece sesimin sertliğini duyuyorlar: ve duymuyorlar insanın değerini kendine açan o içsel eşiği. Konuşuyorum yine de: – çünkü bilirlerse görmek isterim, “Ah! Kendini bilen, herkesi bilir”
…
Ve koklamalı değil miyim değerlerin gülünü – savaşın dumanına aldanmasınlar diye?
Üflemez miyim uyuşmuş ruhların üzerine sevgimle – tüm bu etrafımdaki ağır uyku çöreklenmişken!
Bu uyuyan ruhlar – nasıl dayanabilirdi ki yürüyüşün keskin merdivenine! Bu yüzden onlara yalnızca davulun sert sesini gösteriyorum – ve göstermiyorum içimde hâlâ saklanan o keskin hakikati! Sadece yere vuran çağrımı duyuyorlar: ve anlamıyorlar içlerindeki uyanışı yaran o kutsal darbeyi.
Yenilgilerini görüyorum: – oysa şudur benim sözüm: “Anlam arayışına adım atmayan, yenilgiyi çoktan giymiştir.”
…
Ve saklamalı değil miyim içimdeki gücü – onu cahil ruhların bir korkuya çevirmemesi için? Durmalı değil miyim bazen, taşıyamayanların bakışından kaçırmak için içimdeki dik iradeyi – tüm bu etrafımdaki eğri bedenler yüzünden!
Bu bozuk tevazular, bu eğilmiş başlar – nasıl dayanabilirdi ki göklerin ateşine! Bu yüzden onlara yalnızca gülümseyen yüzümü gösteriyorum – ve göstermiyorum içimde hâlâ onlar için üzülen kalbimi!
Sadece sözümün yabancılığını duyuyorlar: ve duymuyorlar “susuzluğunuz merhamet olsun” dediğim o ağır hükmün içte açtığı kapıyı. Görüyorlar uyarılarımı, yanlışı küçümseyen dilimi: – oysa şudur benim sözüm: “Sevin birbirinizi karşılıksız.”
Ah! Nasıl dayanabilirlerdi benim beklentisiz sevgime, eğer sermeseydim üzerlerine uzak duran mesafemi! Acımasaydım onların kemikleşmiş sevgisizliğine: bu ağır uykunun çabuk çöküşüne! Ve sarsmasaydım omuzlarından ve izin vermeseydim kendi yankılarıyla uyanmalarına!
Benim yürüyüşüm öfkenin değil; sevginin direnişidir, çözülemez soğukla da.
Ah! İnsanoğlu! Kiminin adımı gölgeli, kiminin nefesi kısadır.
…
Ve gizlemeli değil miyim içimdeki kutsala olan o derin güveni – şüphenin yumuşak karanlığı çökmesin diye üstüne? Yürümeli değil miyim kendi iç dağımın yamacında, sezmesinler diye tökezlediğim eski uçurumları – tüm bu etrafımdaki kolay sarsılan ruhlar!
Bu çöken değerler, bu körleşen sesler – nasıl dayanabilirdi ki inancın içten yürüyüşüne! Bu yüzden onlara sadece sessizce tırmandığım gölgeyi gösteriyorum – ve göstermiyorum kalbimin hâlâ kendi derinliğine basan en ağır inancı!
Sadece dünyayı duyuyorlar: ve duymuyorlar kutsal göğün fısıldadığı o sıcak çağrıyı. Ölümden korkularını görüyorum: – oysa şudur benim sözüm: “Hakikat dışarıda değil, insanın kendi içinde var olan kalptedir.”
Nasıl dayanabilirlerdi benim dayanıklılığıma, eğer sermeseydim üzerine biraz iç yangınının arındırıcı soluğunu! Acımasaydım kendi kendine çamura batmış ruhlarına: bu sarsak dünyanın çabuk çöken yalanlarına! Ve eğilmeseydim biraz olsun onların önünde ve izin vermeseydim kendi sesleriyle yorulmalarına!
Benim inancım bir yanılgı değildir; görünmezliğin taşını yaran bir iradedir, kıramaz bunu kimse.
İnsanoğlu! Kiminin inancı kayıptır; kiminin bir kaybı bulunan inançtır.
...
Ve konuşmak zorunda değil miyim, gerçeği bulmuşlar gibi – içlerindeki eski yanlışı yeniden duysunlar diye? Dönüşü göstermek zorunda değil miyim, ben değil de kendi benliklerinin kapısı beklesin diye – tüm bu etrafımdaki dağılmış ruhlar!
Bu solgun yüzlü umutsuzlar – nasıl dayanabilirdi ki yokluğa dönmenin o ağır yankısına!
Bu yüzden onlara sadece uzakların sisini gösteriyorum – ve açık açık göstermiyorum henüz çağrımın bir güneş gibi parladığını!
Sadece sesimin rüzgârda kırılan gölgesini işitiyorlar: ve duymuyorlar kutsalın kapısının onları içten içe çağırışını, unutulmuş bir nefes gibi. Görüyorlar yok oluşun zorluğunu: – oysa şudur benim sözüm: “Yok oluş değildir ölüm; öze dönüşün doğumudur!”
Ah! Nasıl dayanabilirlerdi benim çağrıma, eğer sermeseydim üzerine geleceğin acısını, biraz da geçmişin ürpertisini! Evet! Sevmeseydim onların kararmış umutlarını. Ve yolun kapısında biraz durup beklemeseydim ve izin vermeseydim yanlışlar yapmalarına!
Benim çağrım dönüşün ateşidir, hatırlamanın ağır adımıdır; taşıyamaz bunu herkesin iç rüzgârı da. Çünkü bilirim: insanoğlu zayıf yaratılmıştır.
…
Ama cesarete gelince, kardeşlerim – hâlâ kıyıda oyalananlara ne diyebilirim? Evet, karşıya geçmek istemeyenin suya söyleyecek sözü olmaz – tüm bu etrafımdaki ürkek bekleyiş kümeleri! Karşıya geçmez adım – nasıl dayanabilirdi ki yürüyüşümün sertliğine!
Bu yüzden onlara sadece dalganın soğuk yüzünü gösteriyorum – ve göstermiyorum geçişin öte yakada nasıl bir aydınlık yaktığını! Sadece kıyıda bıraktığım ıslak taşların sesini duyuyorlar: ve anlamıyorlar suyu yaran iradenin derin çağrısını, bir çığlık gibi.
Görüyorlar yürüyenin yorgunluğunu: – oysa şudur benim sözüm: “Yürü! Çünkü atılmayan adım, yenilgiyi çoktan giymiştir!”
Nasıl dayanabilirlerdi benim yürüyüşüme, eğer sermeseydim üzerine biraz korkunun tadını, biraz da cesaretin sarsıntısını! Acımasaydım bekleyişlerinin uyuşmuş sessizliğine: bu kıyıların miskin sabrına! Ve suyun kıyısında biraz titremeseydim ve izin vermeseydim onların kendi gölgelerinden sıyrılmalarına!
Evet! Benim yürüyüşüm karşıya geçenlerin mirasıdır; korkakların değil. İnsan oğlu mu? Kiminin adımı kahramanlıktır; kiminin adımı bencillik.
…
Ve amaçtan söz açılırsa, kardeşlerim – nasıl saklayabilirdim ki sözümün eski köklerden akan yankısını! Ben yüce amacın mirasçısıyım; konuşmam dinleyenin kulağına değil, anlayanın kalbine işler.
Evet, amacım yalnız bana ait değildir – sürer onu duyanın damarlarında; tüm bu etrafımdaki uyanmayı bekleyen ruhlarda! Ah, çağrım bir öğreti değil, kutsal göğün kıvılcımıdır – ve bilirim: bir ruh ne kadar onu dinliyorsa, o kadar derin yanıyordur içi!
Bu yüzden onlara sadece hayatın amacını gösteriyorum – ve göstermiyorum sözümün içimde nasıl bir ateş halkası kurduğunu! Sadece kelimemin ağırlığını duyuyorlar: ve duymuyorlar yüce mirasın içimde nasıl büyüdüğünü, eski bir yankı gibi.
Görüyorlar öğretimin sertliğini: – oysa şudur benim sözüm: “Dinleyen, kendi içindeki eski ateşin mirasına katılsın!”
Ah! Nasıl dayanabilirlerdi benim amacıma, eğer sermeseydim üzerine biraz kökün çağrısını, biraz da soyun ağır sorumluluğunu!
Acımasaydım amaçsızlığın boş çukuruna: bu yönsüz kalabalığın uyuşuk yığıntısına! Ve sözümü saklamasaydım zaman zaman ve izin vermeseydim ateşin kendi içlerinde uyanmasına!
Ah, İnsanoğlu! Kiminin sesi mirastır; kiminin sesi vasiyet.
24 Kasım 2025
ODTÜ, Ankara
(Zihinsel Geviş Getirme Seansları V)




Yorumlar