
Topal Timsah
- Ergün Gültekin

- 13 Nis 2025
- 4 dakikada okunur
“Ey yalanlarla kendine saraylar inşa eden, altında enkazla baş başa kalacağını bilmeyen kudurmuş gölge! İşittin mi hiç kendine itaat edenlerin sessiz çığlığını?”
Böyle dedi E1, ayakta, taşların üstünde dimdik duran bir savaşçı gibi. Omuzlarına vuran rüzgârı kabul eden bir uyarıcı gibi duruyordu; sesi vadide yankılandı, sadece Timsah’a değil, geçmişte susturulmuş herkese ulaşır gibiydi.
Arkasında kayalık yamaçlar, önünde geniş bir vadi uzanıyordu. Gökyüzü kurşuni, rüzgâr keskin ve taşıyıcıydı.
Karşısındaki, kısa boylu ama gövdesi iri, topallayan Timsah, sırtını rüzgâra verip birkaç adım atarak yaklaştı. Her adımında çakıllar savruluyor, toprağın canına basar gibi yürüyordu. Gücü değil, gövdesi gürültü çıkarıyordu.
Yanında, sessiz ve silik duran Su Aygırı ise bir kayanın üzerinde öylece dikiliyordu. Dudakları mühürlü, bakışları kördü; konuşmuyordu ama yıkıma boyun eğiyordu.
“Yine mi sen E1!” diye bağırdı Timsah, sesi uçurumlara çarparak yankılandı. Gövdesinden değil, kibrinden çıkan bir sesti bu. “Benim hükmüm altında yaşayanlar bir şeyden şikâyet etmiyor. Sen neden rahatsızsın, bakalım? Yoksa kendine, o zavallı değerlerinle bu diyarda akılsız yandaş mı bulamıyorsun”
E1, yerinden kımıldamadan, gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Rüzgâr saçlarını savururken omuzlarını gerdi, sanki bir fırtınayı göğüslüyordu. “Senin hükmün altında yaşayanlar, artık yaşamıyor. Sadece susarak hayatta kalmaya çalışıyor. Sen ise, susturduklarının nefesiyle şişmiş bir hastalıksın. Ve o cerahat artık patlamak üzere.”
Topal Timsah, öfkeyle ayaklarını yere vurdu. Bir hayvan gibi değil, korkmuş bir tiran gibi. Yüzü kasılmış, sesi çatallaşmıştı. “Sen kimsin de bana bu lafları ediyorsun! Gücümle, korkusuzca kurduğum bu düzende, eskilerin ağzıyla konuşan senin ve değersiz konuşmalarının hükmü yok!”
E1, başını hafif eğdi, sonra hızla kaldırdı. Gözleri keskinleşti; karanlığı yaran bir kılıç gibi. “Güç mü? Senin dediğin güç, cehaletin üzerine inşa edilmiş yıkık bir kulübe. Gelen ilk fırtınada yıkılacak, merak etme. Ha! Bu arada senin iktidarında bir efsane değil, adaletsizliğe olan kör sadakatin.”
Topal Timsah’ın uğursuz bir gülüşü vardı, dudaklarının kıyısından sızan bir çürümüşlük gibi. Birden gür bir sesle bağırdı: “Ben yönetiyorum! Ben ayakta tutuyorum düzeni! Gördüğün her şey benim!”
“Düzen mi?” dedi E1, etrafına alayla bakıp aradığını bulamamışçasına. Kaşları çatık, sesi karanlığa bir taş gibi atıldı. “Senin düzenin, kendi cehaletinin karnından çıkmış bir canavardır. Ne kuralları var, ne ilkeleri. Her başarısızlığına bir masal uyduruyorsun. Her batışına da bir gelecek hikâyesi. İşin en utanç verici yanı, sen kendi yalanlarına gerçekten inanıyorsun... İşte alçaklığın tam da burada başlıyor.”
Timsah birkaç adım öne atıldı, parmağını sallayarak bağırdı. Artık sesi değil, çaresizliği konuşuyordu. “Bana bak E1, senin şu kutsal değer dediğin şeyler... Ne işe yarar? Karnını mı doyurur? Hayatta kalmayı mı sağlar? Ben herkese fırsat veriyorum, tutabilene de devam et diyorum. Bu mu kötü olan?” dedi ellerini açıp, su aygırına dönerek. Pis sırıtışı, düşkünlüğünü ele veriyordu.
E1, gözlerini kısarak baktı. Gözlerinin içindeki sükûnet, bir volkan gibi içten içe kaynıyordu. “Fırsat eşitliğini zulümle sunan bir zorba, adaletten söz edemez. Senin verdiğin ‘şans’, köleleştirmek için uzatılan altın bir zincirdir. Bencilliğini özgürlük, istismarını adalet, sadizmini liyakat gibi sunuyorsun. Ama gerçekte vaat ettiğin tek şey: çürümüş ahlaksızlık!”
Timsah sinirden kıpkırmızı olmuştu, öfkeyle bağırdı: “Yeter bu kadar gevezelik! Ben herkese kapı açıyorum! İster gir ve benim istediğim gibi yaşa, ister kal dışarıda!” Sağ elini yana açarak uzakları gösteriyordu.
“Sen kapı açmıyorsun,” dedi E1, elini rüzgârda yukarı kaldırarak. “Aksine güzel geleceğe duvar örüyorsun. Sonra da o zindana küçük bir delik açıp buna ahmakça kapı diyorsun. Senin adaletin, seni övmeyenlerin dışlandığı, seni sevmeyenlerin ezildiği bir çarpıklık düzenidir. Evet! Sahip olduğun tek şey karanlık, bencil kalbindir!”
Uğursuz bir kahkaha attı Timsah ve ardından homurdanarak “Ben olmasam, burası bir çöplük olurdu!” diye kükredi, göğsünü kabartarak. İki elini yana açmıştı.
E1 gözlerini kıstı, yüzünü ekşitti. Söylemle değil, tiksintiyle bakması boğdu karşısındakini. Bakışı, çürümüş bir vicdanın duvarına saplanan bir mızrak gibiydi. “Ve şimdi senin yönetiminle herkes o kokuşmuş çöplükte zaten. Ey kendi mezarını kendi elleriyle kazan! Ne garip değil mi? Kendini bir kurtarıcı sanıyorsun, ama en çok senden ve senin sapkınlığından kurtulmak istiyor, herkes.”
“Yeter!” diye haykırdı zorba Timsah, öyle bir bağırdı ki etraftaki kuşlar gökyüzüne karıştı. “Defol benim yurdumdan! Burası benim toprağım! Git buradan, yoksa seni buradan ben gönderirim!”
E1, ellerini yumruk yapıp üzerine bir adım attı; bakışları, kurbanını izleyen bir yırtıcı gibiydi. “Ey kudurmuş çamur tanesi! Bağırışın, kabaran suçunun köpüğüdür. Senin öfken, yıkılmakta olan tahtının iniltilerinden başka bir şey değildir. Artık beni asla unutamazsın, söylediklerim kapanmayan yaradır yüreğinde. Evet, ben seni çoktan yıktım: kendi düşüncende!”
“Ey suçlarını güç sanan! Senin sesin gür, aklın çukur. Senin bedenin cüce, ama karanlık ruhun büyük. Senin varlığın çok, ama yüreğin çürük!”
Topal Timsah boğuk bir iniltiyle yerinde öfkeyle titredi. Basiretsiz Su Aygırı ise sessizce geri çekildi. Hep böyle yapardı, zorluk görünce.
E1, parmağını kaldırdı, ikisini birden işaret etti. Parmak değil, kıyamet gösteriyordu.
“Siz ikiniz, kötülüğün kardeşisiniz. Ama unutmayın! Çürük bir dal, başka bir çürüğe yaslanınca yeşermez..”
Gökyüzü kararmaya başlamıştı. Uzaklarda şimşek çaktı, fırtınanın soluğu yaklaşıyordu. Rüzgâr şimdi daha sert esiyor, E1’in pelerini ses çıkarıyordu.
“Ey topal timsah! Ey basiretsiz su aygırı! Ey düşkün karanlık ruhlar! Sanırım siz helakı uzakta sanıyorsunuz. Oysa o çoktan yaklaştı, sadece henüz kapınızı çalmadı. O gün geldiğinde, söylediklerimi pişmanlıkla hatırlayacaksınız. Ama iş işten geçtikten sonra.”
Timsah bir adım atmak isterken tökezledi, kaygan toprak altında titredi. Ne söyleyeceğini bilmeden, gözleri E1’in sırtına, uzaklaşmaya hazırlanan siluetine takıldı. Evet, içinde ilk kez korku belirtmişti.
E1, yüzüne bile bakmadan son sözlerini haykırdı, arkasını dönüp uzaklaşmaya hazırlanırken:
“Ey, tüketerek tükenen Timsah! Sen çoktan yoldan çıkmışsın. Ama unutma, saldırganlığın, suçluluğunu örtemez! Bil ki ne kadar öfkeleniyorsan, o kadar çok vicdanına yakalandın demektir. Ey öfkesini kalkan sanan zavallı! Senin en büyük cezan, ömrün boyunca kendine katlanmak olacaktır, evet, kendinle yaşamak olacaktır!”
“Ben seni uyarmaya geldim. Ama seni kurtarmaya gelmedim. Değersizliği erdem gibi sunan herkes gibi, sen de -benim dediğin bu kokuşmuş bataklıkta- yok olacaksın!”
E1, son adımlarını atarken, sesi artık rüzgârın içine karışıyordu:
“Helak yaklaşırken hâlâ eğlenenlerdensiniz. Ve ben o günü bekliyorum. O gün geldiğinde, yüzünüze tükürecek suskun kalabalıkların arasından geçerken, sakın söylediklerimi ve beni unutmayın!”
Uzaklarda aniden durdu E1, başını gökyüzüne kaldırdı. Kara bulutlar tepelerinde dönmeye başlamıştı. Tebessümle gelene baktı, kara fırtına sesini yükseltiyordu.
E1 arkasını hiç çevirmeden, sert adımlarla, fırtınaya doğru yeniden yürümeye başladı. Rüzgâr ona yol açtı, gökyüzü önünü araladı. Çünkü hakikatin yürüdüğü yerde doğa bile susardı.
Ve E1, ufka doğru ilerlerken, ilk gök gürültüsü patladı. Rüzgâr artık bir ordu gibiydi. Ve gökyüzü... artık mavi değildi!
12 Nisan 2025
Silivri, İstanbul




Yorumlar