
Topal Timsah (Yeni Bölüm #1)
- Ergün Gültekin

- 30 Nis 2025
- 3 dakikada okunur
Dediler ki:
Liderlik, kazancı artırmaktır. Evet! Kazandıran yönetici, değerlidir. Duygular, onur, değerler... Bunlar ise sistemin çarklarında ezilip giden gereksiz yüklerdir.
Oysa ben gördüm:
Kendi özünü yitirmiş her ruh, şirketlerin solgun vizyonunda savruluyordu. Ve her savruluş bir zafer değil, fısıldanan bir trajediydi. Sordum kendi kendime: “Onuru olmayan bir paylaşım, nasıl kalıcı fayda sunabilir?” Çünkü emeğin onuru yoksa, kazanımlar yalnızca cesetlerin dansı olurdu. Sürdürülebilirlik mi arıyordunuz? Hayır! Ters yöndesiniz.
...
Dediler ki:
Kurumsal değerler, kültür... Bunlar laf kalabalığıdır! İnsan sisteme uyum sağlar; hissettikleri değil, verimliliği önemlidir. Evet Lider denilen, duygularla oyalanmaz; olanı korur, geliştirir. Başarı mı? Mevcut düzene sağladığı fayda kadar büyük olur.
Oysa ben fark ettim:
İnsanın iç sesi susturulduğunda geriye yalnızca itaat eden gölgeler kalıyordu. Ve sordum: “Gölgelerle bir gelecek kurulabilir mi?” Hayır! Gerçek lider, bireyin ruhunu uyandırırdı. Çünkü sessizce uyum sağlayan bir kitle, yaratıcılığını yitirir; sonunda kendi çöküşüne bile alkış tutardı. Evet! Kendi potansiyelini tutuşturamayan bir köle, ne verebilirdi ki?
...
Dediler ki:
Dünya değişiyor! Motivasyon masallarına gerek yok. Akıllı olan, şartlara göre şekil alır. Yoksa yok olur!
Oysa ben anladım:
Gerçek değişim yalnızca davranışta değil, ruhta başlardı. Her bürünülen yeni maske, içeriden biraz daha eksilmenin adıydı. Ve maskelerle dolu bir dünya, hakikatin değil, aldatılmış yalanların saltanatı olurdu. Kendi kendime fısıldadım: “Maskeleri kuşananlar, bir gün kendi yüzlerini bile unuturlar.”
...
Dediler ki:
Değerler mi? Bugünün değeri başkadır, yarının başka olur. Esnek olmalı herkes; rüzgârla savrulmayı bilmeyeni değerler kurtaramaz.
Oysa ben hatırlattım:
Hayat, gaddar bir öğretmendir. Yanlışın öğrenildiğinden emin olana kadar doğruyu sizi üzerek, canınızı yakarak anlatır durur. Evet! Hakikat, çıkarların rüzgârına kapılmazdı. Rüzgârla savrulan değerler, eninde sonunda sahibini de sırtından atardı. Sordum içimde: “Kökleri olmayanların, hangi yöne yürüdüğü belli midir?”
...
Dediler ki:
Kim daha çok katkı sağlıyorsa o değerlidir. Cinsiyet, kimlik, geçmiş... Önemsizdir. Yeter ki bize fayda üretsin.
Oysa ben uyardım:
İnsanı yalnızca faydasına göre tartanlar, onu bir nesneye indirgerdi. Ama insan, ölçülemez bir cevherdi: Onuruyla, eşitliğiyle, adaletiyle. Fayda geçerdi; fakat onur, ebediyen konuşulurdu.
...
Dediler ki:
Statükoya sakın dokunma! Büyük resim için küçük adaletsizliklere göz yumulur. Küçük adaletsizlikler büyük kitleleri besler.
Oysa ben haykırdım:
Statüko, eğer adaletsizse, ona boyun eğmek ihanettir! Paylaşımcı olmayan adalet, kısıtlı bir kazanıma mahkûmdur. Ve yine haykırdım: “Unutmayın! Bir örgütün adaleti çürürse, ardından saltanatınız da çöker!”
...
Dediler ki:
Çarklar düzenli dönüyorsa, ruhun sızısına kulak vermeye gerek yoktur. Zamanla her şey yerini bulur; düzen işledikçe, duygular da usulca durulur.
Oysa ben düzelttim:
Ruhsuz bir sistem, yürüyen bir cesetti. Gerçek lider, bozuk düzeni değil; yaşayan insanları yönetirdi. Umudu, hayali, değerleri olmayan bir örgüt, köle kampından başka bir şey değildi.
...
Dediler ki:
Güven mi? Güven için sadakati isteriz; itaat olursa zaten, güven de var değil midir?
Oysa ben haykırdım:
Gerçek güven, diktayla kurulmazdı. Sadakat, korkudan değil, bağlılıktan doğardı. Çünkü gerçek takım ruhu, birbirine güvenip yaslanan insanların yüreğinde filizlenirdi. İşte o zaman kendime şaşkınlıkla sordum: “Eğer güven itaatle karıştırılıyorsa, kim gerçekten onların yanında olmaya cesaret edebilir ki?”
...
Dediler ki:
Dürüstlük mü? Dürüstlük gerçekten bir erdemdir; ama yozlaşmış bir dünyada değişimi başlatmak için, oyunu kurallarına göre oynamayı da bilmeliyiz.
Oysa ben düzelttim:
Dürüstlük, yalnızca doğruyu söylemek değil, doğruyu yaşamaktı. Evet! Yozlaşmış kurallara uyup kazananlar, eninde sonunda kendi içlerinde yenilirdi. Algının kısa vadeli zaferleri, hakikatin sonsuz ışıltısına yenik düşerdi.
...
Dediler ki:
Sertlik, zorlu rekabetin doğal savunmasıdır. Fakat hayatta kalmak için romantizme sınır çizmek ve kararlı durmak gerekir.
Oysa ben hatırlattım:
Sevgi, zayıflık değil, kudretin en asil hâliydi. Sevgi ve zarafet yalnızca kalpleri değil, uygarlıkları da inşa ederdi. Çünkü sertlik ayakta tutar; ama değerler büyütürdü. Ve ancak değerle büyüyen ortamlarda, gerçek başarı yaşanırdı.
..
Dediler ki:
Değişim mi? Kurallar değişir, sistem yenilenir. İnsanların iç dünyası mı? O da zamanla mevcut kültürün rüzgârında şekillenir.
Oysa ben küçümsedim:
Değişim, yalnızca kuralların değil, kalplerin devrimidir! İç dünyasını değerlerle değiştirmeyen kişi, ne kadar süslerse süslesin, aynı çürümenin gelecekteki neferidir. Ve kendi kendime mırıldandım: “İçini dönüştürmeyenin kurduğu gelecek, geçmişin enkazından başka ne olabilir ki?”
...
Ve son olarak dediler ki:
Liderlik, bir zorunluluk değil; değişen şartlarda zaman zaman ihtiyaç duyulan bir tercihtir.
Oysa ben mühürledim:
Etik değerlerin çöküşü, insanlara nefes hakkı tanımayan karanlık bir kültürün doğuşuydu; hakların sustuğu, vicdanların kuruduğu bir çağda liderlik, artık bir seçenek değil, bir zorunluluktu.
...
Ve sonunda anladım:
Çağrılarım, bugünün gürültüsünde küçük bir çınlama gibi duyuluyor.
Belki sesim, bugünün gürültüsünde kaybolacak. Belki adım, yarının kitaplarında anılmayacak.
Ama bilinsin ki:
Her erdem çağrısı bir gün, dönemin aykırı ruhunda filizlenecek!
29 Nisan 2025
Gebze, İstanbul




Yorumlar