
Ve Asıl Üst İnsan, Kendinden Sonrasına Nefes Bırakandır!
- Ergün Gültekin

- 13 Haz 2025
- 5 dakikada okunur
Bir adam geldi bugün yanıma. Koşturarak geldi, ama sanki her kelimesiyle susuyordu. Gözleri göğün en uzak yıldızını arıyordu; ama yüreğinde hâlâ kendine dair bir ışık doğmamıştı.
Ve ben ona dedim: “Ey göğe yürüyen ama kendi ruhuna inmeye korkan! Ne bulmayı umarsın yıldızlarda ki, kendi yitip giden parçalarını toplamadın daha? Neyi görmeyi umarsın göğün yüzünde, ki aynanı kırdın ve yüzünü oraya gömdün?”
Adam suskundu. Ama gözleri haykırıyordu.
Ben devam ettim: “Ha ha! Arayışın yürüyüşe, yürüyüşün unutuluşa dönmüş. Her adımda anlam arıyor ama her anlamdan bir adım uzaklaşıyorsun. Ne gariptir ki, bana hakikati soran çoktur ama kendi kuyusuna ip sarkıtan azdır. Sen o ipe dokunmadın bile; şimdi göğe bakıp o ipi gökten sarkıtmasını umanlardansın.”
Sonra, birden sarsılarak konuştu: “Ben… yıllarca çalıştım, yükseldim, büyüdüm sandım. Ama hakikati insanların kalbinde değil, boş hayallerde aramışım. Oturduğun yer değilmiş anlam; içimdeki boşluğu unvanla dolduramazmışım. Ve şimdi… şimdi anlıyorum, yükselirken kaybetmişim en derinimi.”
...
Ve başka biri geldi uzaklardan; üzerine giydiği zırh, yüzündeki kin kadar soğuktu. Omuzlarında yetkinin ağırlığı vardı ama yüreğinde hafifliğin hasreti.
Ona dedim: “Ey güce hayran, ama merhameti unutmuş olan! Hak nedir senin için? Üstün gelmek mi? Hayır! Üç kez hayır! Hak, en sessizin hakkını duymak, en korkağın korkusunu sahiplenmektir. Güç, asaletle birleşmedikçe çöküşe yazgılıdır; mertlikten yoksun kudret, sadece yaldızlı bir yıkımdır.”
Adam, kılıcını sıkı tuttu. Ama sesi titredi. Ve dedi ki: “Ben… sanmıştım ki hak, yalnızca korumakla ilgilidir. Yasalarla, kurallarla, üstünlükle. Ama unuttum… sevgi duymadığım bir hakkı savunurken, önce kendime zulmettim. Evet… belki hak için savaştım, ama sevgi olmadan yürüdüğüm her yol, ardımda korku bıraktı. Güç sandığım şey, içimde eksilen insanlıktı.”
Ve ben sustum. Çünkü bazen hakikatin tamamını söylemeye gerek kalmaz; kalanını insan kendi suskunluğunda duyar.
...
Ve bir kadın yaklaştı sonra. Zamanı tüketmişti; nice yıllar ardında üst konumlar, unvanlar, alkışlar bırakmıştı. Ama yüreği hâlâ sıska, duasız, sevilmeden geçmişti.
Ona dedim: “Ne kaldı senden geriye? Bir dua mı, bir ağıt mı, yoksa sessiz bir unutuluş mu? Hangi harabeye bir çiçek diktin, hangi yarayı ellerinle sardın? Yaşam, yalnızca hayatta kalmak değildir—yaşatmaktır. Ey zamanı tüketip anlamı üretmeyen! Başarıyla mı dirilttin günü, yoksa korkularının gölgesinde mi solup gittin?”
Kadın gözlerini yere indirdi. Ve dudaklarından şu sözler döküldü: “Ben… sadece bana verilenleri yapmanın yeterli olacağını sandım. Görevleri yerine getirmeyi başarı sandım. Ama anladım ki… eksiği tamamlamadan, yanlışı düzeltmeden, ‘olmayı’ var etmeden yalnızca kendimi yok etmişim. Ah! Meğer ben, anlamsız gördüğüm her şeye kendi boşluğumu katmışım. Anlamı dışarda ararken, içimdeki anlamı boğmuşum.”
Ve o an, sessizlik dua oldu; suskunluğuysa bir tövbe gibi göğe yükseldi.
...
Ve onların içinden biri daha seslendi: “Gerçekçilik benim sığınağım!”
Ben ona fısıldadım: “Ah! Senin gerçekçilik dediğin, çoğu zaman korkaklığın yurdudur. Yapılamaz dediğin her şey, içindeki en kudretli sese vurduğun zincirdir. Cesareti akılla karıştırmadığın gün—hakikatin ilk kapısı aralanacaktır. Ne zaman parmakların kanadı da karanlığa dokunabildin? Ne zaman bir ışığın yolunu açmak için yandın?”
O kişi başını eğdi. Ve sesi çatallı bir iç sarsıntıyla yankılandı: “Ben... değişimin mümkün olmadığına sığındım. Gelişimin önüne duvarlar ördüm—ve bu duvarları sağduyu sanarak yüceltmeye çalıştım. Alışkanlıklarım bana güzel gösterdi dünyayı; ama şimdi biliyorum: ben en çok, iyileşmenin yoluna taş koydum. Ah! Ne kötü bir hüküm vermişim hayata—ve en çok da kendime…”
Ve o anda, alışkanlıkların rahatlığında büyüyen çürümenin kokusu dağıldı odadan—yerine pişmanlığın teri sinmiş yeni bir niyet doğdu.
...
Sonra hepsine birlikte baktım.
Ve dedim: “Ey umut etmeyi unutanlar! Umutsuz olan hayat değil—sizsiniz! Çünkü siz davanızı unuttunuz. İyiyi büyütme işinde umudu olmayanın erdemi de yoktur. Çünkü umut, insanın kendi içindeki Tanrı’ya verdiği sözdür. Umut, başkasına değil—kendine sadakatin ismidir. Ve bu sadakat sizi ayağa kaldırmadıkça, hiçbir gök sizi kutsamayacaktır.”
Ve ben, kendi içime eğildim biraz. Gözüm bir noktaya değil, bir boşluğa daldı. Ve mırıldandım, yalnızca kendimin duyabileceği bir dille: "Ah! Umudunu kaybetmişlerin göğünün altında ben neden hâlâ onlarla aynı havayı soluyayım? Neden hâlâ bu soluksuzluğun parçası olayım?"
Ama sonra sustum. Çünkü cevabı kendimden önce duymam gerekiyordu. Evet, bazı hakikatler, önce kalbin sükûtuna iner, aklın sesine değil. Çünkü bazen, insanın susması, içindeki hakikatin konuşmasına izin vermesidir.
...
Ve biri daha sordu: “Ey bilge ruhlu, iş hayatı nedir?”
Ben dedim ki: “O, bir çağrıdır. Duymazsınız çünkü çok bağırıyorsunuz. Oysa hakikatin dili sessizce iner. En derin çağrılar bağırmaz—yalnızca bekler. Ve bazen o çağrı hiç gelmez, çünkü sen hiç susmadın.”
Bunları söyledikten sonra bende sustum. Ama sustuğum yerden içim konuştu: “İş hayatı, insanın kendi potansiyelini uyandırdığı yerdir; doğruyu faydaya, iyiyi değere, güzeli ise asalete dönüştürdüğü bir ortamdır. O, yalnızca kazanmanın değil, olgunlaşmanın meydanıdır. Ah! Ne kutlu bir yurttur orası, gelişene ve geliştirecek olana kucak açan!”
...
Ve biri daha geldi ardından, zincirlerini kırmış ama ruhunu susturmuştu.
Ben dedim: “Ey kendini özgür sanan köle! Kazançla doyurduysan da bedenini, hakikati bastırıyorsan, ruhun açtır. Hür olmak yalnızca zinciri kırmak değil, kırıklarını kabul edip, yeniden insan olmaktır. Gerçek özgürlük, doğru bildiğine sadık kalmaktır—dünya seni yalnız bıraksa bile.”
Adam başını eğdi. Ve şöyle dedi: “Haksızlığı gördüğüm halde suskun kaldım... Meğerse değerlere değil, düzene itaat etmişim. Ah, ne kötü şey yapmışım! Kendimi hür sanmışım, ama haksızlığa susarak, vicdanımı köle yapmışım.”
...
Ve onlar bana döndü: “O hâlde ne yapmalı?”
Ben dedim: “Kendin için yaşamak yetmez. Çünkü yaşam dediğin, yalnızca süregiden bir nabız değil, ardında kalan yankıdır. Kimin kalbine dokundun? Neyi iyiye dönüştürdün? Hangi yüreğe umut verdin? Hayır! Yaşam, kötülüğün önüne dikilmek, iyiliği ayakta tutmaktır.”
Ve ekledim: “Ey kendine yettiğini sananlar! Ardınızda ne bıraktınız? Fayda mı, yoksa boşluk mu? Hayır! Akan zamana ant olsun, hayır! Kendine kapanmış bir ömrün ne kıymeti var ki? Çünkü bir başkasının hayatına dokunmadan yaşadığın her gün, yalnızca sürünmektir.”
...
Ve bir genç kıza döndüm; o hâlâ gülümseyebilen tek varlıktı. Sanki dünyanın ağırlığı henüz omuzlarına düşmemiş, kalbinin aynası henüz buğulanmamıştı.
Ve ben ona dedim: “Sen unutmadan büyü, ey aykırı gençliğim! Ezberlemeden öğren, kırılmadan derinleş. Çünkü zaman sana yalanlar fısıldayacak, ama sen içinde susan hakikati dinlemeye devam et. Çünkü insan, başkalarının yükünü almadıkça kendi omurgasını dik tutamaz. Ve bir gün karanlık, sana yalnız kalmayı değil—bir başkasına ışık olmayı öğretecek. Gülümsemeyi de bırakma; çünkü senin tebessümün, belki de umutsuz bir yüreğin son inancı olacak.”
...
Son olarak hepsine şöyle seslendim:
“Gerçek başarı, sessizce dökülen alın teridir. Uğruna yaşamaya, uğruna ölmeye değecek tek şey: Değerlerle tutarlı bir yürek taşımaktır.”
Ve haykırdım:
“Ey çok sevilenler! Amaçlarla araçları karıştırmadan yürüyün! Çünkü yaşam yalnızca zirveleri değil, düşerken bile dik yürümeyi öğretendir. Gerçek insan, kolay olanı değil; hak olanı seçtiğinde yücelir!”
...
Ve sonra tekrar sustum. Ama sustuğum yerde hâlâ bir ses vardı: Umut.
O konuşuyordu bu sefer benimle. Ve umut gülümseyerek bana fısıldadı:
“Ey, iyiyi tohumlayan! Var olmak yetmez. Başkalarının da var olmasını sağlasınlar. Çünkü yaşamın omurgası ancak benimle dik durur ve bensiz bir hayat, yalnızca bir bekleyiştir. Amaçsız bir yürüyüş, hiçbir yere varmayan bir gidiştir. Ah! O ne fena bir yürüyüştür.”
...
Ve son kez konuştum, bu kez kendi aykırı benliklerime:
“O hâlde kalkın, ey kardeşler! Silkelenin ve yürüyün! Çünkü asıl yaşam, ölümsüz olanı yaşatabilmektir. Ve asıl üst insan, kendinden sonrasına nefes bırakandır.”
Ve işte o zaman, kin değil şefkat; öfke değil adalet konuşacaktır.
Ve işte o zaman, ey benlikler, hayat yalnızca yaşanmış değil, başkalarının yüreğinde yaşatılmış olacaktır!
Ey, adalet düşkünü E1! Sen, yaşamın anlamını kaybetmiş yorgunlara o yaralayıcı cevabı ver. O cevap ki, içimizdeki en soylu ruhlara bile gazabı müjdeleyen acılar dolu.
Ey, sevgi düşkünü E2! Sen, yaşamın anlamını kaybetmiş düşkünlere, o kutsal cevabı ver. O cevap ki, en büyük kötülere bile karşılıksız sevgi ve çılgınca merhamet dolu.
Ey, hikmet düşkünü P! İçimin küçük ama neşesi büyük sevimli kızı! Sende, tüm umudunu çoktan kaybetmiş pişmanlara el çırparak sunduğun o şahane ve ümit dolu cevabı ver. O cevap ki en karanlıklara bile yeni güneşler doğuran, pozitif enerji dolu.
13 Haziran 2025
Ataşehir, İstanbul




Yorumlar