top of page

Yükseldim... Ve Aşağıda Herkesin Kaybolduğunu Gördüm!

Oraya vardığımda rüzgâr bile fısıldamaktan çekinmişti. Aşağıda, vadinin derinliğine yayılmış bir kalabalık vardı. Her biri aynı duruşta, aynı suskunlukla bekliyordu. Ne bakıyorlardı yukarıya, ne çağırıyorlardı birini. Gölgeler içinde hareket eden yığınlar gibiydiler — ama ruhsuz ve yönsüz.

Sözleri vardı, evet. Ama hiçbir yere varmayan yankılar gibi dönüp duruyordu kulaklarımda. Bağırıyorlardı, ama kimse duymuyordu birbirini. Ve ben, onlara hiçbir şey söylemedim.

Cesaretle yürüdüklerini sandılar. Ama o yürüyüş, yalnız kalma korkusunun ezberlettiği bir ritüeldi. Kalabalığa yaslanarak yürümenin adıydı o cesaret. Oysa ben anlamıştım ki, gerçek cesaret, yalnızlığın omzuna yaslanabilmekten geçerdi. Diğerleri sadece birbirine sarılmış, kendi korkularını birbirine yaslamıştı. Güvende hissetmek için değil, yalnız kalmamak için yürüyorlardı birlikte. Ah, dedim kendime, ne çok kişi kalabalıkla yürürken aslında kendi korkusundan kaçıyor!

Sonra sustum. Çünkü bazı görüntüler anlatılmazdı; sadece içte taşınırdı. Ve o taşırken ağırlaşan görüntülerden biri, içimde bir soru bıraktı: Kimdi savaşan? Kime karşıydı öfke? Neyin özgürlüğü için yükseltilmişti bunca ses? Yoksa sadece bağırarak susturdukları kendi iç sesleri miydi?

Meydanlarda özgürlük çığlıkları yükseliyordu. Ama her çığlık, zincirlerinin melodisine benziyordu. Ne kadar bağırıyorlarsa, o kadar kayboluyorlardı seslerinde. Oysa ben sessizliğin içinde yükselen bir yankı duymuştum. Gerçek özgürlük, çığlıkla değil, içinden geçerek büyürdü. Sustukça büyüyen, yük oldukça ağırlaşan bir sorumluluktu o. Evet! Özgürlük konuşmak değil, susmanın yükünü taşıyabilmekti.

Nice yüz gördüm. Uyumlu görünen, itaat etmiş gibi duran... Ama geceleri kendi vicdanını yakan bir isyanla yanıyorlardı. Sessiz kalıyorlardı çünkü bağırmak, içlerinden gelen sesi inkâr etmekti. Ve ben anlamıştım ki, itaat edenin bile içinde bir direniş gizliydi; dışarıdan sükûnetle duran, içeride savaşan olabilirdi. Onlara seslendim bir keresinde, sessizce: “Sizin de kalbinizde bir yangın var mı?”

Bastırılmış öfkeleri tanıdım. Gözlerinde huzur varmış gibi duran ama içi yanan bedenler... Öğrenmiştim ki, yön verilmemiş öfke içeriden çürütürdü; ama adalet için yanan bir öfke, dönüştürücü bir güce dönüşebilirdi. Ah! Susturulan her öfke, bir başka yerden kanardı.

Yalnızlıktan da korkuyorlardı. Onlar kalabalıkta boğulurken, ben yalnızlıkta nefes almıştım. Çünkü yalnızlık, hayal ürünü bir korku değil; insanın kendisiyle baş başa kalma cesaretiydi. O an anladım: Yalnız kalmaktan korkanlar, kendilerini hiç tanımamış olanlardı. Evet, dedim içimden, yalnızlık bir eksiklik değil — bir ayrıcalıktır.

Bazıları gülüyordu, ama neşeyle değil. Kaçışla süslenmiş sahte kahkahalarla... Ve ben anlamıştım ki, içi boş bir gülüş, bastırılmış bir feryadın maskesiydi. Yaslandıkları omuzlar güçsüzdü; çünkü gerçek dayanışma, ancak içten gelen bir bütünlükle kurulabilirdi. Kendime sordum: Kime yaslanıyorsunuz gerçekten? Ve o omuz, sizi taşıyacak kadar güçlü mü?

İtaate methiyeler düzenleri de gördüm bazı bakışlarda. Eğilmenin erdem olduğunu anlatıyordu. Ama ben biliyordum: eğilmek bazen cesaret değil, çöküşün ta kendisiydi. Bu düzen, direneni değil, diz çökene alkışlıyordu. Ancak o alkış çürük bir ödülden fazlası da değildi. Hayır! Direnişi susturan hiçbir ödül, zafer değildi.

Ve gözlerimi kocaman açarak düşündüm: Gerçekten diz çöken mi kazanırdı, yoksa ayağa kalkıp yalnız kalan mı?

Aralarında sıkılanlar vardı bir de. İçlerinde anlamını bilmedikleri bir kıpırtı... ve ben yaklaşmıştım. Görmüştüm ki, can sıkıntısı ruhun uyanmak için çaldığı kapıydı. Sıkılmak, yeni bir yola davet eden sessiz bir çağrıydı aslında. Evet! Canı sıkılanlar, ruhu hâlâ kıpırdayanlardı.

Korkanlara da baktım. Onlar geri adım attıkça gölgeleri uzuyordu. Ve ben yürüdüm. Çünkü öğrenmiştim: korkuya bakan güçlenirdi, ondan kaçan sadece onun gölgesinde tükenirdi. Ah, korku! Sen ne büyük bir öğretmensin, ama kimse seni dinlemek istemiyor.

İçlerinde gerçeği arayanlar da vardı. Ama sadece hoşlarına gidecek kadar. Hakikatin dikenli tacını reddetmişlerdi. Oysa ben o tacı giymiştim. Çünkü hakikat, her zaman okşamazdı ama mutlaka arındırırdı. Kendime sordum: Gerçeği mi istiyorsun, yoksa sadece rahatlatıcı bir yalanı mı?

Beğenilmek için yaşayanların arasında yürüdüm bir süre. Hepsi başkalarının bakışlarıyla çizilmiş suretler taşıyordu. Ama ben kendi gözümde var olmak istemiştim. Başkalarının onayıyla değil, içimde taşıdığım özle büyümek istemiştim. Evet, dedim kendime, görünür olmak değil, gerçek olmak gerek.

Ve sonra fark ettim: Zorunda kaldıkları için yürüyenleri cesur sanıyorlardı burada. Aslında gerçek cesaret, seçeneğin varken kendi yolunu seçebilmekti. Hayır! Zorunda kaldığın için attığın adım, cesaret değil, mecburiyetti.

En sonunda, trajediye gülümseyenleri gördüm. Çünkü onlar acıyı inkâr ediyordu. Ama ben çöküşe inmiştim. Çünkü biliyordum: anlam, yüzeyde değil; yalnızca dibe indikçe ortaya çıkardı. Ha! dedim, bazıları yüzmeyi değil, sadece parıltılı sulara bakmayı öğrenmiş burada.

Ve işte, böyle sustum. Tepemdeki gökyüzü gibi geniş, derin ve sessiz. İçimde yankılananlar, amaçsız kalabalığın tüm gürültüsünü bastırmıştı.

08 Mayıs 2025

Ataşehir, İstanbul


Yorumlar


bottom of page