top of page

Çünkü Gerçek Başarı, Önce Liyakat İster!

İçlerinden bir danışmanın çıkıp erk sahiplerini uyarması ve değerlere yaslananlara kurumlarda tüm paydaşlar için bir saygınlık alanı bulunduğunu bildirmesi, çıkar grupları için şok edici oldu; bu yüzden bana “bu elbette apaçık bir yanlıştır” dediler.

...

Şüphesiz kurumsal değerler örgütsel adaleti kurar; sonrada sorumluluk alıp başarılı olanları mükâfatlandırmak için liyakate dayanan atamaları gerçekleştirir.

Ama liyakatı reddedenler; -onlar adamcılık ve kayırmacılığı sürdürdüklerinden dolayı-, bu şirketlerde zehirli bir kurum iklimi ve tükenmişlik dolu bir yıkım var ederler.

Evet, evet! İş yaşamında rekabet yoğunlaştıkça, etik duyarlılığa sahip örgütlerin insan ilişkileri ve kurumsal yönetim uygulamaları, onların başarısını gösteren belirgin göstergeler üretir.

...

İşte biz danışmanlar, yaptıkları hatalarla yüzleşmeyi reddedenleri, kendi kibirleri içinde bocalar halde buluruz: çünkü bencil arzular ve mevcut sömürü kültürü, kurumsal aklı köreltmiştir.

İşte o sınırı aşan yöneticilere, yapmakta oldukları adaletsizlikler böylece normal gösterilmiştir: çünkü tekrar edilen yanlış, süreçlerin dilinde “standart” kılığına bürünür.

...

Onlara şöyle seslenirim: Ant olsun, sizden önceki nice kurumları, -kendilerine apaçık çözümler önerdiğim halde-, çalışanlarına haksızlık yaptıkları vakit çöktüğünü gördüm: çünkü kurumsal adaleti ve insanlık onurunu boğan yapılar, yok oluşu hızlandırır.

Onlara bunları demiştim ama aslında gerçeği duymak istemiyorlardı; işte ben çürümüş yapıların böyle dağılıp gitmesini üzüntüyle izlerim.

Sonra çıkıp başka yerlere giderim. Evet, bu döngünün başka şirketlerde nasıl işleyeceğini görelim diye, aynı sahne gittiğim yerlerde yeniden kurulur: ah! dün adaletsiz bir karar verirsiniz, sonra ise beni çağırıp çözümler istersiniz.

Darboğazların asıl kaynağının insani olmayan yaklaşımlar olduğunu, kendilerine apaçık birer ölçü olarak anlattığımda, hesap vermekten kaçanlar “Ya bize bundan başka bir çözüm getir ya da onu değiştir” derler.

Bende onlara mutsuzlukla şöyle seslenirim: “Sizlerin menfaatine olan çözümü kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir; ben ancak kabul edilmiş sıkıntıları ve gerçek çözümleri anlatanım

Eğer vicdanıma isyan edecek olursam, evet kendi kazanımımı önceliklendirip çalışanların haklarını göz ardı edecek olursam, elbette görevimi hakkıyla yapmamış olurum.”

...

Bazıları bir süre beni dinler. Ama kendilerine dokunan krizden sonra, önerilerimle bir yol haritası sunduğum zaman, bir de bakarım ki etik ilkeler hakkında otorite sahiplerinin düzenbazlıkları ortaya çıkar. Yeniden kazanımları kendilerine yontmak isterler.

İste o vakit onlara: “Ah! Bilmez misiniz? Gerçek daha çabuk karşılık verir. Şüphesiz kıymetli çalışanlar yakında ayrılarak, kurmakta olduğunuz oyunları bozacaktır” derim.

...

Öyle ki yeni projelerle piyasaya açıldığınız ve üretkenlikle uygun bir rüzgârla ilerlediğiniz, yönetimin bununla sevindiği bir sırada şiddetli bir istifa tufanı gelip çatar; her taraftan potansiyel çalışanlar istifa dilekçelerini verir.

Çepeçevre kuşatıldığınızı anlayınca bu sefer adaleti tek referans yaparak bana: “Ey öğüt veren! Sen gitme! Ant olsun, eğer kalıp bizi bundan kurtarırsan, bundan sonra adil olacağız” derler.

Ha, ha! Bazı iyi niyetli danışmanlar bu saf laflara inanır da vaatlere kanıp kalır. Fakat onları bu krizden kurtarınca, bir de bakarsın ki örgüt içinde haksız yere kendi adamlarını yine atarlar.

Onlara genelde şöyle seslenirim: “Ey yöneticiler! Sizin tercihleriniz sırf kendi menfaatinizi korumak içindir, şirketin ise aleyhinedir; bununla sadece bir süre koltuklarınızı korur, kısa vadeli çıkar elde edersiniz.

Ah! Sonunda hesaplaşma size döner; biz de bütün yaptıklarınızı önünüze koyarız: çünkü performans göstergeleri, saklananı bile sonuçlarla açığa çıkarır!”

...

Evet! Kurumsal büyümenin hâli, piyasaya giren bir sermaye akışı gibidir; düzen onunla büyür, birbirine karışır.

Nihayet şirket bütün kazanımları alıp kendini dokunulmaz sandığı bir sırada, ansızın bir kriz geliverir; tüm kazançları sanki dün yokmuş gibi kökünden silip süpürür.

İşte büyümek isteyen sermaye sahipleri için darboğazları ve çözüm önerilerini, biz danışmanlar böyle anlatır, sömürü düzenine ait yanlışları böyle ortaya koyarız.

...

Ah, şirketi değil kendi menfaatini düşünen erk sahibinden ve doğru çözümleri çarpıtan liyakatsiz yöneticiden daha zalim kimdir?

Şüphe yok ki ehil yöneticileri başa getirmeyen kurumsal yapılar asla çalışanların güvenine erişemezler.

...

Onlara derim ki: “Siz, kurumsal ilişkilerde ve kararlarda örgütsel adaletin ve etik değerlerin bilmediği bir şeyi mi bana haber veriyorsunuz? Hayır! O, çıkar ortaklıklarının üstündedir, yücedir.”

...

“Bize kayıpların yönetim hatası olduğuna dair bir kesin kanıt söylense ya!” diyorlar bazen bana.

“Ah! Şirketin düşük performans göstermesi size yetmeyen mi? Hayır! Başarısız iş sonuçları yönetim haricinde kimsenin performansı değildir işte! İnanmıyorsanız, kurumsal karneye ve memnuniyet anketlerine birlikte bir bakın”

Evet! Şirketlerin mali göstergeleri onların yapmakta olduklarına şahittir: çünkü ölçü bozulunca göstergeler homurdanarak konuşur.

...

Ne! Anlattığım gerçeklere ve alternatif çözüm önerilerime inanmayanlardan mısınız? O halde bekleyin; şüphesiz ben de sizinle birlikte büyük bir yıkımı bekleyenlerdenim.”

Kayırmacılığı tercih edenler hakkındaki “İşin ehli olmayana yetki vermeyin” hükmü işte böylece gerçekleşir: çünkü gerçek başarı, önce liyakat ister.

Erk sahiplerine haykırarak derim ki: “Yetki verip güce ortak koştuklarınızdan bir değişimi başlatacak, sonra onu koruyup sürdürecek kimse var mı?

Yönetime ortak koştuğunuz bu liyakatsizlerden sizi doğruya iletecek olan bir kimse var mı?

Neleri bu şirkette ‘insanlık namına’ inşa edebiliriz diye dertlenen var mı aralarında?

Adalete değerlerle ulaşılır. Öyleyse hak eden mi daha layıktır, yoksa adamcılıkla atadığınız doğru yolu bulamayan mı? Ne oluyor size, nasıl hüküm veriyorsunuz?”

“Ah! Lider olan bir değişimi bilgi, beceri ve yetkinlik ile başlatır; sonra yenilemek için bunu yineler. O halde, ey yöneticiler, nasıl oluyor da bugünün problemlerini çalışanlara yüklüyorsunuz?”

...

Evet! Liderlik kavram ve yaklaşımları yerine “liderlik vasıflarını” daha çok tartışsaydık, doğru bilgiye kaynaklık eden etik lider öznesine çoktan ulaşır ve yönetim modellerinin müjdelediği başarılı iş sonuçlarına onun eliyle erişirdik.

İşte bu yüzden, asıl odaklanılması gereken ‘liderlik ve insan kaynakları yaklaşımları’ değil, ‘etik liderlik vasıflarına sahip’ bir kişiyi nasıl var edeceğimiz olmalı değil midir?

Bunu nasıl talep edeceğimiz ve bunun altını nasıl dolduracağımız olmalı, değil midir?

Evet! Genel yönetim uygulamalarını büyük bir ustalıkla manipüle ederek, çalışanların aleyhine bir araç olarak kullanan günümüz yöneticileri asıl mercek altına alınmalı, değil midir?

...

Çalışanları depresyonun eşiğine getiren olumsuzluklar, belki iki saat içinde ortadan kalkabilecekken, çözüm arayışlarıyla ilgilenmeyen yöneticilerin bulunması, şirketlerde ümidin yer tutmamasına da sebep olmaktadır.

Çalışanları iş hayatına tutunduran, onları besleyen ümidin olmaması ise aslında bozuk düzeni iyileştirecek güvenilir bir etik liderin ortalıkta bulunmaması ile ilişkilidir.

...

“Yoksa bunu danışmanlar mı uydurdu?” diyorlar. O zaman bu çürümüşlüğe beni neden çağırdınız?

Eğer doğru söylüyorsanız, haydi siz de bunun benzeri bir değişime liderlik edin; yandaşlarınızdan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın da düzeltin bu kötü gidişatı!

Hayır öyle değil: onlar derinliğini kavrayamadıkları ve anlamı henüz akıllarına gelmemiş olan bir çözümü reddederler: Etik Liderlik!

Evet! Kendilerinden önceki yöneticiler de yenilik getiren her fikri böyle reddetmişlerdi; bak, o bencilce nemalanan yöneticilerin sonu nasıl oldu.

...

“Ha! Etik lider, insanların önünü görmesi ve yolunu seçmesini sağlayacak kaynağı onlara sunandır.

Henüz bilgi seviyesine erişmemiş insanları bilinçlendiren ve niyetlenerek yönelmesini sağlayacak alternatifleri onlara sunandır!”

...

Ah! İçlerinden öyleleri var ki çözüm önerilerimi nezaketle dinler; ama erk sahiplerinden öylesi de var ki -kendi yöneticilerine kaş göz yaparak- anlatılanlarla dalga geçer: “Bu söylenenler bize uygun değil!”

“Bu bilinçsiz kulaklara, hele kendi şirketinin geleceğini düşünmüyorsa, ben mi gerçekten çözümü duyuracağım?” diye sorarım bazen kendime.

Evet! “İç görüsü kapalı bu bencil gözlere, hele ki kendi menfaatini çalışanın hakkından ayırt ediyorsa, ben mi yön göstereceğim?” diye sorarım bazen kendime.

...

“O halde, hangi zihinlerin şirketi çürüttüğünü zaman bize göstersin!”

Onları yeni bir kriz, yeniden bir araya getirdiğinde, sanki güzel günlerde çok kısa bir an kalmışlar gibi bu söylediklerimizi ardımızdan hatırlarlar.

Ama artık, kalıcı çözümlerle yüzleşmeyi reddedenler büyük bir kayba uğramış ve değerli çalışanlar ayrılmıştır.

...

Ha! Onları uyardığımız sonuçların bir kısmını başka firmalardaki yıkımlarla anlatsak da, çözümleri devreye alamadan süreci kapatsak da sonunda bütün yapıların dönüşü bir gerçeğedir: İflas!

“Eğer haklıysanız söyleyin, bu dibe vuruş ne zaman gelecek?” diyorlar. De ki: “Zaman benim değil, siz yöneticilerin elindedir.”

Evet! Bu zihniyetle ilerlemek, siz yöneticilerin ateşe ne kadar odun attığıyla ilgilidir.

Her düzenin bir kırılma vakti vardır ve o sadece yönetimin elindedir. Hadi, yapın artık yapılması gerekeni. Yoksa iflas vakti geldi mi, artık etrafta iyileştirecek ne bir ehil yönetici kalır ne de potansiyel çalışan!”

...

O vakit artık üzülerek derim ki: “İşte yıkımın sarsıntıları koşarak geldi de kavuştunuz yok oluşa. Şimdi söyleyin bakalım; bu çöküşten sizi, hangi liyakatsiz yöneticiniz kurtaracak?

Ah! Sonuçları tadın! Siz ancak biriktirdiklerinizle yüzleşiyorsunuz!”

...

“Bu hesap gerçek midir?” diye benden haber soruyorlar. Evet; vicdana ve kurumsal değerlere ant olsun ki o elbette gerçektir. Ve siz artık bu yüzleşmeden kaçamazsınız!

“Bu hesap gerçek midir?” diye benden haber soruyorlar. Evet; evrensel ilkelere ve etik değerlere ant olsun ki o elbette gerçektir. Ve siz artık bu süreci durduramazsınız!

...

“Ey yöneticiler! Şirketin size sunduğu imkân ve yetkiler hakkında ne dersiniz; bunların bir kısmını eksik, bir kısmını yanlış mı ilan ediyorsunuz?

Yapmadıklarınız için insanlar mı size izin verdi, yoksa keyfinizden mi uyduruyorsunuz da yanlışı çalışanlara yüklüyorsunuz?

Ah! Hangi görevde bulunursanız bulunun, hangi yetkiye sahip olursanız olun ve hangi işi yaparsanız yapın; şirket performansı düşük gerçekleştiğinde ekibi kuran ve tutan yönetim başarısızlıktan sorumludur.

Ne yapamadıklarınızdaki ne de yapmadıklarınızdaki zerre kadar bir sorumluluk çalışanlara yüklenemez; sadece gerçekleşen her başarılı iş sonucu onlarla paylaşılır.

Ey yöneticiler! Başarı her emek sahibinin sayesindedir, eksik, yanlış ve var olmayan her şey ise sizin yüzünüzdendir. Evet! Bilmediğiniz işe talip olmanız yüzündendir!

...

Hani bir seferinde de bana: “Bu şirketi biz kurduk ve büyüttük” dediler. Oysa gerçek bundan uzaktı; başarı tüm çalışanların emeğine aitti.

Onlara şunu dedim: “Evet! Mali değer yaratan her şey, başarı olan her şey çalışanların alın terine aittir; bunun aksine yönelik ise elinizde hiçbir kanıt yoktur.

Ey yöneticiler! Şimdi olmayan bir yeteneğinizi hakikat diye mi söylüyorsunuz bana?”

...

“İşte bunlar benim tespitlerim ve çözüm önerilerim. Eğer benim duruşum ve değerlerle yaptığım uyarılar size ağır geliyorsa, bilin ki ben yalnızca gerçeklere dayanırım.

Haydi siz de ne yapacaksanız birlikte kararlaştırın; sonra hükmünüzü uygulayın, bana süre de tanımayın, yollarımızı ise istediğiniz zaman ayıralım!”

...

Onlara çözüm önerilerim ulaşınca “Bu sadece bir kandırmacadır” dediler, çünkü kazanımları paylaşmak istemediler.

Aralarında mutsuzca bulunan ve örgütsel adaleti savunan bir adil yönetici dedi ki: “Size menfaatinize dokunan çözüm önerileri gelince onun hakkında böyle mi konuşuyorsunuz? Bu bir aldatmaca mıdır? Oysa sahte olanlar kalıcı olmaz!”

Dediler ki: “Ey konuşan! Bizi alıştığımız düzenimizden çıkarıp kurumun kazancını çalışanlarla paylaşmak için mi geldin? Hayır, biz sana inanmıyoruz.”

Onlara dedim ki: "Ortak beklentimiz; değerlere yaslanmış etik yönetim anlayışıyla çorak iş dünyasını bereketlendirmek ve insan odaklı çalışma koşullarının vaat ettiği o medeniyete, -mali değer yaratan bir motivasyon, verimlilik ve performansla- ulaşmak, değil mi?

Hayır! Asıl sizin yaptığınız şey bir aldatmadır ve şirkete ait performans çıktıları onu mutlaka boşa çıkaracaktır.

Çünkü matematiksel sonuçlar liyakatsizin işini onarmaz; çıkar sahipleri istemese de başarısız iş sonuçları onları kuşatacaktır”

...

Çalışanlara dedim ki: “Ey insanlar! Eğer siz gerçekten adalete inanıyorsanız ve değerlere teslim olmuşsanız, ya sesinizi çıkarın da çözüme ortak olun ya da hakkınızı tam teslim edecek yere gidin!”

Ah! Zorba yöneticilerin ve ayrıcalıklı elitlerin baskısı yüzünden çalışanların yalnızca küçük bir bölümü bu çağrımıza kulak verir.

Evet! Ayrılan yetenekli çalışanlar adalet yolundan geçip kurtulur. Zorba düzen ise baskı aygıtlarıyla kalanları ve yeni gelenleri perişan eder.

...

Tespit ve teşhisten sonra erk sahiplerine şöyle seslenirim: “Ey şirketin sahibi! Sen bu zorba yöneticilere ve ayrıcalıklı sınıfa bu koltuklarda nice imkânlar ve yetkiler verdin. Bunları adaletsizlik yapsınlar da insanları yoldan çıkarsınlar diye mi kullanmalarını istedin?

O hâlde onların bu imtiyazlarını silip süpür ve ehil olmayanın yetkisini al; çünkü onlar sistem çökerken bile söylediğim gerçeği ve hatalarını kabul etmeyecekler!”

Çöküş anı geldiğinde ise patronlar: “Artık anladım; bu etik ilkelerden başka kurtuluş yok. Ben de buna boyun eğiyorum” bana derler

İş işten geçtikten sonra “Şimdi mi?” derim onlara. “Oysa sen daha önce bizi dinlememiş ve yandaş yöneticilerin dedikleri arasında yer almıştın.”

...

Ah! Bu çöküşü sonradan kapımı çalanlara ibret olsun diye anlatırım; çünkü erk sahiplerinin çoğu şirketlerin neden battığından habersizdir.

Evet malesef, liyakatsizlikleri hakkında çoktan hüküm verilmiş olanlar, kendilerine bütün kanıtlar gelse bile, sistem tamamen yıkılıncaya kadar gerçeği hala kabul etmezler.

...

Hani bir seferinde çalışanlara şunu sormuştum: "Erk sahibi gerçekten şirketin menfaatini dileseydi, tüm payandacı yöneticiler bunu zaten önceliklendirirdi, değil mi? Ah! Hala mı suçluyu tanımlamaya çalışıyorsunuz?

O halde çevrenize bir bakın; erk sahiplerini, yandaş yöneticileri, onların bencil arzularını ve sonuçları görün.”

...

Evet! Sorunların kök sebeplerini görmek istemeyen bir yönetime yaratılan değerler fayda vermezken, onlar batan diğer şirketlerin akıbetinin, kendi başlarına da gelmesini mi bekliyorlar?

O halde bekleyin, biz danışmanlar da sizin hikayelerinizi, başkalarına anlatmak için bekliyoruz.

...

Ey çalışanlar! Eğer benim varlığımdan şüphe ediyorsanız bilin ki ben, yöneticilerinizin peşinden koştuğu çıkarlara meyletmem; ben gerçekten, hayatı yöneten etik ilkelere ve profesyonel gerçeklere bağlıyım. İstiyorsanız beni bilenlere bir sorun!

Evet, sahip olduğum karakter, inanç ve değerler, bana gerçekleri tüm çıplaklığıyla söylememi emrediyor. Evet, evet! Nitelik, yetkinlik ve sertifikasyon benden bunu istiyor.

...

Ha! Mesleğime ait etik değerlerle bana şöyle denildi: “Yüzünü reel olana, kalbini manaya çevir. Sakın çıkarı ilke yerine koyanlardan olma. Sana ne fayda ne de onur kazandıran şeylere, zayıf insanlar gibi gönül eyleme.

Arzularına hükmet de darboğazları korkusuzca göster. Ve tarafsız, bağımsız ve objektif değerler öner ki onlarla kalıcı fayda var olsun. Bunun aksini yaparsan, şüphesiz sen de vasıfsız danışmanlardan olursun!”

12 Ocak 2026

ODTÜ, Ankara

Zihinsel Geviş Getirme Seansları XIV


Yorumlar


bottom of page